Yenileniyor
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • K.Maraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
%1,94
BIST 97.988
%1,55
Dolar 6,2918
%1,12
Euro 7,3969
%0,71
Altın 242,39

Kalemin isyan ettiği günler…

, , , , , kategorisinde, 19 Ara 2017 - 16:11 tarihinde yayınlandı
Kalemin isyan ettiği günler…

Gazeteci-Yazar Engin Arıcan, 28 Ekim 2009’da FETÖ’nün Ankara-Balıkesir-Bandırma üçgeninde emniyet-adliye-basın ayağıyla devşirdiği operasyonu ve 8 yıl süren yargı sürecini ve bu süreç de yaşananları sizler için yazdı.

2009 yılı 28 Ekim’inden bugüne sekiz yılı aşkın bir süredir Bandırma’da gerçekleştirilen ilk FETÖ operasyonu ve yaşanan süreçle ilgili bugüne kadar gazeteci ve yazar olarak birçok makale yazdım, haber yaptım. Daha Fetullahçı terör örgütlenmesi ne ülkenin ne devletin ne de siyasal iktidarın “terör örgütü” olarak gündemindeydi. 2009 yılı öncesinde de İlk Haber yayın Grubu bünyesinde çıkarttığımız Kuva-yı Gazete de de bir çok kez Fetullahçı terör örgütlenmesi, uluslararası ilişkiler ağı ve CIA ile ilişkileriyle kamuoyunun gündemine taşınmıştı.

O yıllarda kamuoyunda “hizmet hareketi” ve “cemaat” olarak tanımlanan bu örgütlenmenin ülkemiz ve milletimiz yanı sıra ulusal güvenliğimiz için ne gibi tehlikeleri barındırdığı konusunda bir avuç aydının, yürekli gazeteci-yazarın, bilim insanının dışında Fetullah’ı ve örgütlenmesini ağzına alan bile yoktu. O günlerin ifadesiyle, Fetullah’a ve örgütlenmesine kim dokunursa ve felaketi dillendirirse yanıyor, yakılıyordu…

Balıkesir nezdinde bu örgütlenmeyi ilk kez içerdiği tehlikeler ve uluslararası istihbarat örgütleriyle ilişkilerini ele alarak kamuoyunun gündemine taşıyan Bandırma’da İlk Haber ve bünyesinde yayınlanan Kuva-yı Gazete oldu. Söz konusu gazete bünyesinde İstanbul ve diğer illerden yazılarıyla birçok gazeteci-yazar bu sürece katılırken, konuyla ilgili Necip Hablemitoğlu gibi birçok ismin katıldığı paneller, konferanslar, radyo programları, söyleşiler gerçekleştirildi.

Balıkesir de ilk kez 28 Ekim 2009’da gerçekleşen FETÖ operasyonu bir anda FETÖ’cü Emniyet ve Adliye ayağı ile gerçekleştirilmedi. Kuşkusuz, bu operasyonun bir evveliyatı siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve basını da içine alan nedenleri ve niçinleri var.

Aynı günler, aylar ve yıllarda FETÖ’cüler konusunda Balıkesir nezdinde yaprak kıpırdamazken FETÖ’cülerin devletin kolluk güçleri ve adliye üzerinden tüm ilişkilerini ve olanaklarını seferber ederek, organize bir şekilde medya uzantılarını da kullanarak Bandırma’ya yönelmelerinin birden çok nedeni var. Sürecin anlaşılır kılınması için bu nedenselliklerin sorgulanması ve analiz edilmesi gerekiyor.

1.si,2004 yılı Mart ayında gerçekleşen yerel seçimleri Bandırma’da AK Parti ‘nin başkan adayı Cemal Öztaylan ve ekibi kazandı. Tüm ülkede olduğu gibi Balıkesir’de de hızla örgütlenen ve güçlenen “hizmet hareketi” Bandırma’da da başlangıcında öğrenci yurtları ve dershaneler üzerinden örgütlenmeye başladı. Siyasal iktidardan sağladığı destekle de hızla palazlanan “hizmet hareketi” yerel yönetimle pazarlık yapmaya çalışarak, bir anlamda yerel yönetimden iltimas görmek ve yetkisini paylaşabilmek için çeşitli temas ve arayışlar içerisine girdi ama sonuç alamadı.

2007 yılında gerçekleşen genel seçimlerde Öztaylan’ ın görevinden istifa ederek, milletvekilliğine aday olması ile birlikte belediye başkanının belirlenmesi sürecinde etkin olmaya çalışan ama yine başarılı olamayan “hizmet hareketi” milletvekili Çömez ile parti arasında yaşanan sorunlar ve sıkıntılardan istifade ederek, kentte, partide ve yerel yönetimde etkisini arttırma çabaları sergiledi ama yine başarılı olamadı.

2.si, Öztaylan’ ın 2007’de milletvekili , belediye de Eraydın’ ın başkan seçilmesi sonrası siyasal iktidar ve parti üzerinden devlet bürokrasisi ve kamu kurum ve kuruluşları nezdinde etkisini ve gücünü arttıran, özellikle de emniyet ve adliyeyi büyük ölçüde kontrol ve denetimi altına alan “hizmet hareketi” 14 Mart 2008’de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın, Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği iddiasıyla AK Parti’nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurması ve Anayasa Mahkemesi’nde davanın açılması sürecinde milletvekili Öztaylan’ı sanık yaparak, davaya Bandırma nezdinde müdahil olur ve Öztaylan ile hesaplaşmasını bir başka alana taşırken, yine Balıkesir tarihinde ilk kez AK Parti’ye karşı değişik kesimlerle ‘derin’ ittifak arayışlarına girdi. Ancak, 30 Temmuz 2008’de Anayasa Mahkemesi AK Parti’nin kapatılması istemini 6-5 ret ederken, Hazine yardımının yarısından mahrum etti.

3.sü, 12 Temmuz 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduda bulunduğu söylenen 27 el bombasıyla başlatılan Ergenekon soruşturmaları ve davaları sürecinde TSK’ne yönelik en kapsamlı kumpas davasına başlayan ve TSK içinde Kemalistleri, yurtseverleri tasfiye ederken boşalan kademelere kendi kadrolarını yerleştiren “hizmet hareketi” AK parti içinde de etkinliğini ve kontrolünü arttırma, engel olarak gördükleri partilileri, belediye yöneticilerini ve milletvekillerini boşa çıkartma, sindirme, kendilerinin ve ailelerinin izlenmesi, dinlenmesi, hesap hareketlerinin kontrolü, tehdit ve şantaj gibi yöntemlere başvurdu.

Bandırma’da da başta Başkan Eraydın olmak üzere birçok belediye meclis üyesi bizzat emniyet ve adliye üzerinden “içeri” çekilmeye çalışıldı.

4.sü,2008 yılından başlayarak 2009 Mart yerel seçimleri öncesi, “hizmet hareketi” bir yandan Osman Çenet gibi kendi başkan aday adaylarını parti içerisinde öne çıkartıp başarılı olamayınca bu kez AK Parti karşıtı ‘derin’ ilişkiler ve seçim ittifakları içerisine girerek, medya ilişkilerini de kullanarak kamuoyuna yönelik dezenformasyon ve manipülatif algı operasyonlarına, itibar suikastı ve karalama çabalarına girdi. Yerel seçimler öncesi Öztaylan’ ın bir şehit cenazesinde Bandırma halkını aşağıladığı yalan haberini Doğan Yayın Grubu organlarına servis edilmesini sağlarken, belediyede örgütlü ve yetkili Genel İş Sendikası’nı kullanarak seçim öncesi belediye önünde günlerce şahsımı ve AK Parti milletvekili Öztaylan’ı hedef alan eylemler yaptırttı.

5.si,” hizmet hareketi” nin tüm bu faaliyetlerini, örgütlenme ağını, ilişkilerini, etkinlik kurma çabalarını başından sonuna kamuoyu nezdinde basın yoluyla deşifre ederek, engelleyen İlk Haber Yayın Grubu’nun ve Yayın Grubunun kurucusu İhsan Kuruoğlu’nun, gazeteci ve yazarların, çalışanlarının hedef olması kaçınılmazdı. 2009 yılı Mart yerel seçimlerini CHP’nin kazanması ve AK Parti’nin iktidardan alaşağı edilmesiyle birlikte devlet bünyesinde kadrolaşmış, emniyet ve adliye de çöreklenmiş “hizmet hareketi” elemanları harekete geçti. Operasyonun şalterini indiren Emniyet Genel Müdürlüğü KOM, Balıkesir Emniyet Müdürlüğü KOM ve Bandırma İlçe Emniyet Müdürlüğü KOM ile Emniyet İstihbarat olurken Adliye bünyesindeki “hizmet hareketi” mensubu ya da ilişkili Cumhuriyet Savcıları oldu.

6’sı, Başlangıçta operasyonun hedefi AK Parti Milletvekili Cemal Öztaylan ile 2004-2009 yılları arasında Bandırma belediye başkanlığı ve meclis üyeliği yapmış isimlerdi. Öztaylan’ ın aleyhine kullanılacak fezlekenin hazırlanmasında emniyet ve adliye bünyesindeki “hizmet hareketi” elemanları ile bu hareketin dışında devlet içerisinde yuvalanmış AK Parti karşıtı “derin” odaklar yıllar öncesinden ittifak içerisinde seferber kılınmıştı.

Bu önemli bir ayrıntı mı?
Evet, bu tarihsel ve güncel önemdeki bir ayrıntıdır.

28 Ekim 2009 operasyonu sadece devlet kurumları ve kuruluşları, kolluk güçleri ve yargıya sızmış FETÖ’cülerin başlattığı ve gerçekleştirdiği bir operasyon değildir. Erdoğan ve AK Parti karşıtı bir odağın devlet içinde yuvalanmış ve farklı yurtiçi ve yurtdışı bağlantılara sahip odakların ortaklaşa gerçekleştirdikleri, olanaklarını seferber ederek, kullandıkları bir operasyondur. Bu ittifakı sonraki yıllarda ve farklı provokasyon ile kumpaslarda daha somut görerek, yaşayarak, tanık olacağız.

Balıkesir nezdinde Güney Marmara ve özellikle Bandırma’da “derin” bir yapısal ağın ve ilişkinin varlığını farklı zamanlarda ve farklı olaylarda bir gazeteci- yazar olarak birçok kez dikkat çektim. Devlet içinde özellikle “Kemalist”, “liberal”, “milliyetçi”, “sosyal demokrat”, “İslamcı” ve “Alevici” bir söylemle öne çıkan bu “asker” ve “istihbarat” görünümlü bu yapı Cumhuriyet tarihi boyunca “güç odağı” olarak, bölgenin ve kentin ekonomik, siyasi ve sosyal yaşamına hep müdahil oldu. Amaç ve hedefleri doğrultusunda kamu yöneticilerini ve seçilmişleri karar ve icraatları konusunda sürekli etkiledi, yönlendirdi.

2009 yılı sonrası yıllarda “Paralel Devlet Yapılanması” olarak tanımlanan FETÖ yapılanmasından onlarca yıl öncesinde (Türkiye’nin ABD ile 1945 yılında imzaladığı ikili antlaşmalar ve NATO’ya üyelik sürecinde Pentagon ve CIA tarafından örgütlenen) T.C. Devletine koşut olarak kurulup, geliştirilip, şekillendirilen Ankara merkezli “derin devlet yapılanması” kamuoyunda kimi zaman “kontrgerilla” kimi zaman “Susurluk” kimi zaman “NATO Gladyosu” olarak gibi isimlerle tanımlandı.

Özellikle 2013 yılı sonrası Erdoğan ve siyasal iktidarla çelişmesi ve gerçekleştirdiği operasyonlarla ismi öne çıkan ve “hizmet hareketi”, “cemaat” gibi isimlendirmelerden sonra “paralel devlet yapılanması” olarak tanımlanmaya çalışılıp Fetullah Gülen Terör Örgütü (FETÖ) olarak 17/25 Aralık operasyonu ile “kırmızı kitap” ta yer verilerek, bir ulusal güvenlik sorunu olarak mevcut devlet yapılanmasının hedefine koyduğu bu terör örgütlenmesi ayağı bizzat devlet ve çeşitli siyasal iktidarlar tarafından örgütlendirilmiş, yetiştirilmiş, beslenmiş, çeşitli devlet birimlerinde istihdam edilmiş “derin devlet yapılanması” olarak formüle edilen örgütlenmelerden sadece deşifre olan/deşifre edilen yapılardan bir parça idi ama tam kendisi değil..!

Örneğin,12 Eylül öncesi dönemde, Balıkesir’de siyasal ve toplumsal açıdan sağ ve sol da öbeklenmiş, örgütlenmiş gençlerin provoke edilerek birbirlerini kırması ve terör eylemlerinin kışkırtılmasında; 12 Eylül sonrası ise “bir gecede” sağ ve Sol’dan toplanan ve aynı askeri mekanlarda tutulup, benzer mekanlarda işkenceyle sorgulanıp, darbe hukukuyla “adaleti” ve “insan haklarını” kabaca ayakları altında çiğneyen savcı ve mahkemelerde yargılanıp, süründürülen insanlar ve mağdur kılınmış yüzlerce aile tanık olarak yaşadı. Tüm bu karanlık, kirli ve kanlı süreçlerde nereden çıktıkları, kim oldukları ve hangi hukuksal ve kamusal yetkiyi kullandıkları bilinmeyen tipleri, bu dönemin mağdur insanları ve tanıkları sonraki gündelik yaşamlarında Balıkesir’de bir daha ne gördü ne de tanıdı…

Örneğin, Balıkesir bu yapılanmayı Vali Alaattin Yüksel ve Bandırma Kaymakamı Mustafa Ali Örnek’in görev yaptığı dönemler de farklı kimlikleri ve icraatlarıyla tanıdı.

Balıkesir, mafyasal hesaplaşmalar adı altında adeta kan gölüne döndü, birçok insan yaralandı ve yaşamını yitirdi. Keza aynı yıllar içerisinde Bandırma’da yaşanan ve birçok insanın yaralanması ve ölümüne ve birçok ailenin de mağdur kılınmasına neden olan kanlı hesaplaşmaların gerçekte tetiğini çektirenlerin gerçek amaçları ve hedefleri ne idi ve bunlar kimlerdi?

Bu ve benzeri Balıkesir ve ilçelerinde yaşanmış somut ama zamanında hiçbir şekilde eşelenmemiş, sorgulanmaktan imtina edilmiş, ilgili ve yetkili kamu kurum ve kuruluşları, yargı süreçleri “birileri” tarafından farklı amaç ve çıkarlar için etki altına alınıp, yönlendirilmesine birçok somut ve yaşanmış örnek verilebilir.

Türkiye yedi coğrafi bölge, 81 vilayetten ve yüzlerce ilçeden oluşmuş bir ülke.
Eminim ki, tüm yurtta olduğu gibi tüm vilayetler ve ilçelerde mevcut devlet yapısına ve bugüne kadar ki tüm siyasal iktidarlara, kurulu nizama rağmen “birileri” paralel bir devlet anlayışı ile aynı bugün FETÖ vakasında yaşandığı gibi, farklı amaç ve çıkarlar için gayri nizami ve gayri yasal bir keyfiyet wiçerisinde karanlık, kirli ve kanlı sayısız kumpasa, provokasyona, suikasta, kışkırtma ve katliama, tezgâha ve senaryonun sahnelenmesine tanık oldu.

Bugün özellikle 17/25 Aralık ve 15 Temmuz darbe ve işgal girişimi sonrası tüm yaşananlar ve FETÖ vakasını tüm boyutlarıyla irdeledikçe, ırgaladıkça bu “derin” ve “paralel devlet yapılanması” nın ABD ve NATO ile CIA ve benzeri istihbarat ilişkilerine tanık oluyor, zaman zaman ortaya serilen belgeler, bilgiler, tanıklıklar karşısında şaşkınlığa kapılıyoruz.

İşte, Ankara-Balıkesir-Bandırma üçgeninde devlet eliyle ve olanaklarıyla 28 Ekim 2009 tarihinde dönemin “hizmet hareketi” mensupları ve bağlaşıklarıyla gerçekleştirilmiş operasyonun tüm emniyet, adliye süreci bir bütün olarak ele alınarak, bu operasyonun bugün vardığı sonuca baktığımızda söz konusu operasyonu gerçekleştirmiş olanların amaçlarına ulaşamasa da yarattıkları mağduriyetlerden de öte suni olarak örülmüş “çatı” nın dava sürecinde verilmiş kararlarla büyük ölçüde çöktüğünü ve oynanan oyunun büyük ölçüde deşifre olduğunu görüyoruz.

7.si, 2009 yılı 28 Ekim sabahından başlayarak gün doğumuyla harekete geçildi ve belirlenmiş adreslerde, zaten izleme ve takipte olan birçok kişi “hizmet hareketi” mensubu ya da ilişkili polislerin savcıların talimatları doğrultusunda bir bir gözaltına alındı. Senaryo öncesinden sahneye adım adım konulmuş ve hazırlıkları 2009 Mart yerel seçimleri öncesinden başlatılmıştı.

Bu senaryoya göre; 2009 Mart yerel seçimlerini kaybetmesi yönünde AK Parti’ye, partili belediye başkanı ve meclis üyelerine ama özellikle belediye başkanlığından istifa ederek genel seçimlerde milletvekili seçilmiş Öztaylan’ ın şahsına yönelik aynen öngörüldüğü ve planlandığı gibi kamuoyunun “psikolojik” olarak operasyona hazırlanması amacına dönük ilişkili oldukları bir gazete ve yerel TV haber ve yorumları üzerinden yerel yönetimde iktidarda oldukları dönemle ilgili yolsuzluk ve suiistimal iddialarını kamuoyu gündemine taşıyarak, algı operasyonu başlatılması…Bu sürece başka başta CHP olmak üzere muhalefet partilerinin katılmasının sağlanması…

Yine bu senaryoya göre; aynı günler içerisinde operasyona zemin hazırlamak için “hizmet hareketi” ve Gülen’e yönelik ısrarlı ve iddialı yayınlarda bulunan İlk Haber Yayın Grubu kurucusu ve sahibi, iş adamı İhsan Kuruoğlu’nun Öztaylan ve Eraydın’ ın belediye başkanlıkları döneminde yüklenici firma olarak ihalelere girmiş ve kazanmış inşaat şirketi üzerinden asılsız ve sahte evrak ve belgelerle asrın en büyük yolsuzluk ve suiistimalinin yapıldığı, Kuruoğlu liderliğinde mafyasal bir çetenin faaliyette bulunduğu itham ve iddiaları ile “psikolojik” olarak kamuoyunun operasyona hazırlanması… yönünde algı operasyonunun yönetilmesi…
Senaryonun emniyet ve istihbari ayağı olarak savcılığın bilgilisi ve talimatları doğrultusunda söz konusu kişilerle ilgili takip, izleme, dinleme, gizli tanık bulma, sahte belge düzenleme faaliyetlerinin planlı ve koordinasyon içerisinde büyük bir “gizlilik” içerisinde sürdürülmesi…

Bu operasyonun 1. Aşaması 2009 Mart yerel seçimlerini AK Parti başkan adayının kaybetmesi ile başarıyla sonuçlandırıldı ve operasyonun 2. aşamasına geçildi.

Operasyon için, eksik ve yetersiz olan belge ve bilgiler CHP’li yerel yönetimin başkan yardımcıları tarafından sunuldu.

8.si, operasyonun 1.aşamasını başarıyla tamamlayan ve istediği amaca ulaşan “hizmet hareketi” mensubu ya da ilişkili ekip, yerel seçimler sonrası 2. Aşamada operasyon için kamuoyuna dönük “psikolojik” algı operasyonuna devam ettirildi ve 28 Ekim 2009 tarihinde harekete geçilerek, hedeflerindeki kişiler tek tek gözaltına alındı. Daha gözaltına alınmış şüphelilerin emniyette ne ile itham edildikleri belli bile olmadan ve ifadelerine başvurulmadan, “cemaatin” ilişkili olduğu medya organı tarafından şüphelilerin emniyete girişlerindeki resimleri çekilerek, internet, gazete ve TV’den belediye ihalelerine fesat karıştıran,20 trilyon liralık yolsuzluk ve suiistimal gerçekleştirdiği ifade edilen “suç örgütü” nün başarılı bir operasyonla çökertildiği, zanlıların yakalanarak gözaltına alındıkları duyuruldu.

Emniyet ve Adliye ayağında operasyonu “bilgi notları” ile geliştiren “hizmet hareketi” operasyonun hedefi konusunda Öztaylan’ ın kimi emniyet mensupları tarafından uyarılması ile birlikte “tıkandı” ve “şişti”, Öztaylan’a uzanılamadı, “cemaat” mensupları ellerindeki “şüphelilerle“ yetinmek zorunda kaldı ve operasyonun ana çatısı İhsan Kuruoğlu üzerinden oluşturulmaya çalışıldı.

Ancak, “hizmet hareketi”, Öztaylan ile girdiği hesaplaşmayı sonraki yıllarda da asla unutmadı ve Ağustos 2014 tarihinde “Vekil oğluna gönderilen ayakkabı kutusundan yarım kilo esrar çıktı” başlığıyla DOĞAN Medya organları ile “cemaat” basın ve yayın organlarına servis edilen haberle çocuğu üzerinden “vurulmaya” çalışıldı.

İddialara göre, Mardin’den bir çocukluk arkadaşının kendisine bir otobüs firması ile “çay gönderiyorum” diyerek gönderdiği ayakkabı kutusundan yarım kilogram esrar çıkması ve teslimatta Öztaylan’ın oğlunun gözaltına alınması kurulan cemaat kumpaslarından sadece birisiydi ve 28 Ekim 2009 operasyonu ile kullanılan yöntemle yine benzer bir yöntem sahnelenmişti.

9.su, ben, bir gazeteci-yazar olarak “hizmet hareketi” ve “cemaatle” bil fiil 28 Ekim 2009 tarihinde gerçekleştirilen operasyonun ilk günlerinde tanıştım. 29 Ekim tarihinde gazetede çalışırken, gün batımında “bilgi” amaçlı emniyete davet edildim ve gazetedeki işimi bitirdikten sonra gittim. Emniyetin en son katında bir odaya kibarca alındım ve bir sandalyeye oturdum. Hemen yanı başımda bir masa, masanın üzerinde bir daktilo ve bir memur vardı. İçeri de tanımadığım, Balıkesir emniyetinden geldiğini bildiğim birçok sivil memur vardı. Kalabalıktı…

“Bilgi “için çağırdıklarını belirterek, iki gazete ve sahipleriyle yaptığım telefon görüşmelerinin nedenini sormaları ile birlikte “siz Fetocu musunuz…? Telefonlarımı mı dinlediniz ve ne hakla? Ben gazeteciler cemiyeti başkanıyım ve gazetelerle, sahipleriyle her konuda görüşebilirim” diyerek tepki göstermem üzerine telaşlanarak, telefonumun bir başka dinlemeye “takıldığını “söylediler.!!!

Ardından daktilo başındaki memur yazmaya hazırlanınca yine tepki göstererek, “bilgi alacağız, dediniz ve geldim. Ben ifade falan vermem” deyince içeride yine her kafadan bir ses çıkarken, “bilgi” için yazacaklarını belirterek yeniden sordular: “Sana belediyeden bir ihbar mektubu gelmiş ve biz o mektubu ev aramasında bulduk” diye sorunca, “siz gazeteye ve şahsıma gelen mektupları mı açıp, bakıyorsunuz… Gazetelere birçok ihbar mektubu gelir, inceleriz ve kayda değer bir şey yoksa, bir kenara atarız” diyerek tepki gösterdim. Balıkesir emniyetinden gelenler odanın dışına çıktı ve Bandırma emniyetinden memurlarla hoş bir “tatlılı” muhabbet ederek, izin isteyip, emniyetten çıktım.

Olayı internette haber sitemiz ve gazete de haber yaptıktan sonra gariptir ki, ilk tepki Yaşam gazetesinden ve Cihan Hayırsevener’den geldi ve “Telefonlarınızın dinlenmesinden neden rahatsızsın, korkuyor musun” türünden bir “haber” çıkmasına şaşırmadım, sadece güldüm ve şahsı adına üzüldüm!

Ve başından itibaren film izler gibi etrafımda olup bitenleri ilgiyle izliyorum. Yaşananlar da bir gariplik var ve ilginç bir şeyler oluyor! Gazeteci ve bir yazar açısından dünya da olup bitenleri koydum bir tarafa ülkem de ve ülkemin 81 vilayetinden öte yüzlerce ilçesi bir yana şu gariban kentte anlamsız bir şeyler yaşanıyor. Bir bir yaşanan anlamsızlıkları kaleme almaya, yazmaya başlıyorum.

Birileri de nicedir üstlendikleri görevi ve rolü yerine getirircesine gözaltına alınmış ve savcı önüne taşınmış şüpheliler ifade verirken, salya sümük itham ve iddialarını manşetlerine taşımanın, küfür kâfir yorumlarda bulunmanın peşinde…

Telefon çalıyor ve memur, Cumhuriyet savcısının beni makamında beklediğini haber veriyor. Gidiyorum ve kapıyı çalarak giriyorum. Sinirli, gazeteleri gözüme sokarcasına elinde sallayarak, bu operasyonla ilgili yazmamın amacını sorguluyor.

– Evet, ben neyin peşindeymişim ve niçin yazıyor muşum?
– Efendim, herkes gazetesinde kendine göre bir şeyler yazıyor, ben de yazıyorum, diyorum…
– – Yazamazsın, diye adeta makamında dövünüyor ve halen devam eden soruşturmayı yazılarımla etkilediğim gerekçesiyle, hakkımda dava açacağı tehdidini savuruyor.
– Efendim, o gazete de daha suçlulukları mahkeme kararıyla kesinleşmemiş, hâkim karşısına bile çıkartılmamış insanlarla ilgili olmadık şeyler yazılıp, hakaretler yağdırılıyor, diyorum ama dinleyen kim?

Kendimi düşünceli bir halde odadan adeta dışarı atıyorum.
Farkındayım, ortada bir gariplik var ve bir gariplik yaşanıyor!

Bilinçli olarak basın içinde çifte standart uygulanıyor. Birilerine olur olmadık şeyleri yazması için her türlü destek sunulur ve himaye edilirken, tersine bir şeyleri yazanlar, haber yapanlar tehdit ve şantajla sindirilmek ve susturulmak isteniyor.

Sonraki günlerde de sonrasında bir bir “cemaate” mensup ya da cemaatle ilişkili olan savcılar tarafından defalarca yazdığım köşe yazıları ve yaptığı haberler nedeniyle çağrılıp, azarlanıp, tehdit ve şantajla yazmamam ve yaşananları sorgulamamam rica edilmiyor, adeta emrediliyor…!

10.su, Cumhuriyet savcılığında ifadeleri alınan şüpheliler aynı akşam mahkemeye çıkartılıyor. Adliyenin önünde heyecanla ve büyük bir gerginlik ve korku içinde yakınlarını bekleyen, onlardan iyi kötü bir haber almak için didinen anne ve babaları, eşleri, çocukları, kardeşleri, arkadaşlarını izliyor, dertlenmelerini dinliyorum.

Avukatların sıkıntılarını gidermek yönünde çabaları boş, onlar eşlerini ve çocuklarını bekliyor ve istiyor.

Gün batıyor… Hava puslu, soğuk ve yağışlı…

Görevli polis memurları Adliye içinde ve çevresinde önlem almış. Sessizce yaşananları izlemekteler… Bir anda Adliye içinde bir hareketlilik, koşuşturma yaşanıyor. Haberleri geliyor. Mahkemeye çıkartıldılar… Ve kısa süren mahkeme sonucunda tutuklananlar, tutuksuz olarak yargılanacakların isimleri belli oluyor. Tutuksuz olarak yargılanacak olanların serbest bırakılmaları ve aileleriyle kucaklaşmalarına arkalarında bıraktıkları abilerinin, iş arkadaşlarının hüznü, acısı karışıyor.

Kimdi bu insanlar?

İhsan Kuruoğlu: 15 Aralık 1992 tarihinde bölgenin ve Bandırma’nın ilk günlük ofset gazetesini İlk Haber gazetesini kurmuş, sonraki yıllarda Radyo İlk Haber ve Analiz dergileri, haftalık Kuva-yı Gazeteyi kurmuş, birçok sosyal etkinliğin başını çekmiş, Bandırmaspor Başkanlığını ve yöneticiliğini yapmış, büyük babası ve babasının ata işi hafriyat ve inşaat işlerine girmiş, akaryakıt istasyonu işletmeciliği yapmış, evli ve iki çocuk babası bir iş adamı.

Osman Kuruoğlu: İhsan Kuruoğlu’nun küçük kardeşi. Abisi ile ata işine devam etmiş, abisi ile aynı şirket bünyesinde çalışmış, yöneticilik yapmış, evli ve bir çocuk sahibi iş adamı.

İlbey Kuruoğlu: İhsan Kuruoğlu’nun küçük oğlu. Aile şirketlerinde çalışan ve yöneticilik yapan genç bir iş adamı adayı.

Talip Yıldız: Aile şirketi Yıldız Mermer’in sahibi ve yöneticisi. ANAP eski ilçe yöneticisi, 2004-2009 yılları arası belediye meclis üyesi ve belediye başkan yardımcısı, 2009’da yine AK Parti’den İGM üyesi seçilmiş, Bandırmaspor yöneticiliği yapmış, bir iş adamı.
Akif Çelik: Kuruoğlu şirketlerinde çalışan.
Selçuk Altınok: Akaryakıt istasyonu sahibi, nakliyeci, serbest ticaret.

Ömer Şenocak: Bandırma belediyesi Fen İşlerinde çalışan elektrik mühendisi.

Ufuk Tokbay: Bandırma belediyesi Fen İşlerinde çalışan inşaat mühendisi.

Mustafa Aydın: Bandırma belediyesi Fen İşlerinde görevli.

Gözaltına alınmış Aziz Başer Dora, Uğur Çakmak, Senay Özsu tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan isimlerdi.

10. cusu, Mahkeme tarafından tutuklanan şüpheliler Bandırma Kapalı Cezaevi’ne gönderildi. Ben de şüpheli ve tutuklu bulunan Kuruoğlu’nun kurucusu ve sahibi bulunduğu gazetenin genel yayın yönetmeni ve çalışanı olduğum için birçok kez cezaevinde ziyaretine gittim.
Bundan daha doğal ne olabilirdi?

Ziyaretlerde telefonla görüşüyor, konuşuyorduk ve bu görüşmelerin ve telefon konuşmalarının izlendiğini, görüşmelerin dinlendiğini ve kayıt altına alındığını elbette ki biliyordum…

Operasyon süreci ile ve yaşananlarla ilgili gariplikler ve ilginçlikler devam ediyordu. 2009 Mart yerel seçimleri öncesinden başlayarak seçimlerin gerçekleşmesi ve 28 Ekim 2009 tarihine kadar kamuoyuna yönelik algı operasyonları ilişkili oldukları medya organları ve TV üzerinden ısrarla ve değişik itham ve iddialarla sürdürülmesine, bir anlamda kamuoyunda “yolsuzluk”, “suiistimal”, “çete”, “mafya” diye adeta “haber” ve “yorumlarla” gürültü kopartılmasına karşın, operasyonun 2,aşaması başarıyla tamamlanmış olmasına rağmen, AK Partili eski yerel yönetimin temsilcileri ve Kuruoğlu’na yönelik tüm itham ve iddialar küfür kafir hakaret ve tehdit kapsamında ağır ve yoğun biçimde sürdürülüyordu.

Ne kenti yöneten kamu yöneticileri ve seçilmiş yerel yöneticiler ne emniyet ve istihbarat birimleri ne de Adliye kamuoyunda suni olarak yaratılmış gerginlik ortamının yumuşatılması, gevşetilmesine yönelik sürecin yumuşatılmasına, gün geçtikçe yazılıp çizilenlerle zıvanadan çıkan duruma müdahil olma gereksinimi duymadı. Bir anlamda olası bir provokasyon ortamı beslendi, kışkırtıcı ve provakatif yayıncılığa planlı ve bilinçli olarak adeta alan açıldı.

Ve çok geçmeden “hizmet hareketi” tarafından operasyonun 1. Ve 2. Aşamasının tamamlanması sonrası 3. operasyonun hazırlıkları başlatılarak, o güne kadar sahnelenmiş karanlık ve kirli oyun operasyonun başından beri “figüran” olarak kullanılan bir gazete ve TV üzerinden, kamuoyunun psikolojik olarak operasyona hazırlanmasında algı operasyonlarını “haber” ve yorumlarıyla besleyen “gazeteci” Cihan Hayırsevener’in silahlı saldırıya uğramasıyla bir başka noktaya taşınmış oldu.

Gazeteci Hayırsevener, 18 Aralık 2009 tarihinde, yani 28 Ekim 2009 tarihinde gerçekleşen operasyondan tam bir ay yirmi gün sonra silahlı saldırıya uğradı ve silahlı saldırıda yaralanmasına karşın yapılan tüm tıbbi müdahalelere rağmen, yaşamını yitirdi.
Kamuoyu psikolojik olarak öylesine şartlandırılmış ve hazırlanmıştı ki, Hayırsevener’in silahlı saldırıya uğraması, vurulması ve yaşamını yitirmesiyle birlikte dikkatler bir an da İlk Haber gazetesi ve sahibi Kuruoğlu’nun üzerine çevrildi. Hayırsevener’in yaşamını yitirmesi ile birlikte çalıştığı Yaşam gazetesi ve TV de, daha ortada somut hiçbir delil niteliği taşıyan bir şey yokken, gazeteyi ve sahibi Kuruoğlu’nu “azmettirici” olarak kamuoyuna lanse etti. Oysa ki, bir ay 20 gündür İhsan Kuruoğlu, kapalı cezaevinde tutuklu idi.

Kamuoyu ve hukuk çevreleri ile 28 Ekim 2009 operasyonunu gerçekleştirenler, bu operasyon sürecinde dahli olanlar bir gerçeği kuşkusuz biliyorlardı. Kuruoğlu ve yargılanmaya konu edilen tutuklu-tutuksuz tüm sanıklar, isnat edilen belediye ihalelerine “fesat” karıştırma, yolsuzluk ve suiistimale yönelik suçlamalardan ve bu suçları örgütlü olarak işledikleri yönündeki ithamlardan, yargılama sürecinde kısa sürede gerçeklerin anlaşılmasıyla aklanacaklar ve serbest bırakılacaklar.

“Cemaat” ın polis ve savcıları oynadıkları karanlık ve kirli oyunun 3. perdesini daha 28 Ekim 2009 tarihinde başlatılan operasyon ve şüphelilerin tutuklanmaları, dava açılması sürecinde çoktan hazırlıklarına başlamışlar ve 18 Aralık da Hayırsevener’in yaşamını yitirmesiyle “dosyayı” Hayırsevener’in vurulması ve yaşamını yitirmesi olayı ile daha da olgunlaştırarak, “cinayet” ile ilişkilendirmenin çabasına düşülmüştü.

11.si, Gazeteci ve yazarların mesleki olarak yaptıkları haberler ve yazdıkları yorumlar nedeniyle Adliye’de işi de dertleri de bugüne kadar bitmedi, bitmez…

Yine bir davet nedeniyle Adliye’ye gidiyorum. Ortam karışık olduğu için, gazetem davetten bilgili. Cumhuriyet başsavcılğının bulunduğu üst katta beklemedeyim. Koridorlar her zamankinden daha kalabalık. Duruşmalara gelen avukatlarla ayak üstü sohbet ediyoruz. Derken, koridorda sivil kişilerle etrafımın adım adım çevrildiğini hissediyor, önemsemiyorum.

Bu arada etrafımdaki sivil kişilerden biri yanıma sokulup, polis olduğunu ve görüşmek istediğini söylüyor. Bir kenara çekiliyoruz. Asayişten olduğunu belirtip, Çınarlı karakoluna gitmemiz gerektiğini söylüyor. “Neden” diye soruyorum. Hayırsevener’in vurulduğu an da benim de olay anında orada olduğum ve olay anında çekilmiş resimlerde bana benzeyen biri olduğunu belirterek, “bilgi” için kendileri ile gelmem gerektiğini söylüyor.

“Dalga mı geçiyorsunuz” diyerek tepki gösteriyor ve Çınarlı karakolunun yolunu ben biliyorum, kendim gelirim” diyerek çıkışıyorum. Çekip, gidiyorlar… Adliye’de işimi bitirip Çınarlı karakoluna gidiyor ve karakol amiri ile makamında görüşüp, yaşadıklarımı anlatıyorum. Cep telefonunu kapatıp, telefonun hafıza kartını da çıkartarak konuşmaya başlıyoruz. O da bir anlamda yaşananlardan mustarip ancak çaresiz.!

Gazeteci ve yazarlar için bu ve benzeri garip ve ilginç kriminal olaylar mesleki olarak “hazine” niteliği taşır. Devlet ve yargı adına “birileri” bir şeyler kotarıyorsa, bu hem takip edilmesi ve üzerinde kafa yorulması, sorgulanması, gazetede haber ya da yorum yazısı yapılacak bir konudur. Onun içindir ki, hiç durmadım, ilk gündün beri hep gelişmeler, soru işaretleri, çarpıcı ve skandal niteliğindeki operasyon larla ilgili her şeyi hem haber konusu yaptım, hem köşe yazısı konusu yaptım, yetmedi kitabını yazmaya karar kıldım. “Kurt Kapanı” isimli kitabımla ilgili kimi bölümleri de yazdım ve dergimde yayınladım.
Yayınlamaz olaydım…!

Birilerine yani “cemaate” dert oldu ve kitabın seyri ve yeni bölümleriyle ilgili Adliye de soruşturmayı yürüten savcılarla akraba oldum…!

Olmaz olaydım…!

Birkaç gün sonra sabahtan Mülkübey İş Hanı’ndaki çalışma ofisim sivil polislerce basılıyor. İçeri de ben, gazeteci olan eşim, meslektaşlarım Ekrem Alkay, Necdet Mancılık, Yılmaz Büyükakpınar da var. Memurların kimi kamera ile içeriyi çekerken, diğerleri arama yapıyor. Çekmecelerim boşaltılıyor. Çalıştığımız bilgisayarların hard diskleri, CD’ler, kasetler, çocuğumun oyun disklerine, kitaplarımın kopyalarına kadar incelenmek üzere alınıyor. Balıkesir Emniyetinden geldiği belirtilen amir ile tartışıyor ve gazetemin aranmasına tepki gösteriyorum. Kendileri ile gelmemi ifade ederek, sivillerle birlikte bir sivil ekip aracına alınıyorum. Gün batımına kadar Bandırma kazan biz kepçe araç ile geziniyoruz. Saat 18.00 gibi Bandırma Adliyesine geçiyoruz. Cumhuriyet savcısı Muhammed Sait Çetin, Hayırsevener olayı ile ilgili ifade mi alacakmış!!!

İçeri giriyoruz, Adliye koridorları bomboş… Eşim ve gazete çalışanları Adliye’ye alınmamışlar ve gelişmeleri dışarda takip ediyorlar. Üst katta Savcının odasına alınıyorum. Genç bir savcı, hangi konuda, ne sorarsa yanıtını veriyorum. Sorgu iki saati aşıyor ve savcı, istediği ne ise bir türlü istediği ifadeyi alamamaktan dertli. Sorduğu soruların garipliğine dikkat çekerek, “Sayın Savcım bu tip sorular bir savcının soracağı sorular değil. Siz Mit’ ten mi Jitem’misiniz yoksa “diye soruyorum, ne yanıt vereceğini bilemiyor ve “Engin Bey, ben sizin bu olaylarla ilişkiniz olmadığını biliyorum ama sizi bu davanın tutuksuz sanığı yapacağım. Çıkabilirsiniz” diyor.

Öyle de oldu ve 28 Ekim 2009’da gerçekleşen operasyon sonucunda açılmış davanın bir ay yirmi gün sonra Hayırsevener’in yaşamını yitirdiği saldırı sonrası bu dosyaya eklemlenmesiyle bir anda tutuksuz sanığı oldum. FETÖ’cü, Soros’çu medya organlarında “gazetecinin katili gazeteciymiş” başlıklı ısmarlama haberlere ve abuk sabuk yorumlara “çerez” yapıldım.

Aynı yıl Mayıs ayı içerisinde yine “garip” bir şekilde eşime ait olan ve zaman zaman gazetenin işlerinde kullandığımız binek araç Karacabey-Bursa karayolu üzerinde iki kamyon arasında sıkıştırılarak, hurdaya çıkartılan araçta sürücü Feridun Oral ile yanındaki meslektaşım Yılmaz Büyükakpınar yaşamını yitirdi. Kaza sonrası gerçek hedefin “ben” olduğum yönündeki iddialar zamanla sönümlenip, gitti.

Evet, 28 Ekim 2009 operasyonu sonrasında Adliye de şekillenmiş dosya, Hayırsevener cinayetiyle genişletildi ve davaya zaten tutuklu olarak el de bulunan İhsan Kuruoğlu’nun yanına avukatı Ferda Dündar, Kuruoğlu’nun şoförü Kerem Yılmaz ile yakalanarak Hayırsevener’i şahsi husumeti nedeniyle vurduğunu belirten Serkan Erakkuş’un da sanık olarak eklemlenmesiyle ,dosyalar birleştirilip, dava, 2010 yılında Bandırma Ağır Ceza mahkemesince “yetkisiz” olduğu gerekçesiyle İstanbul Beşiktaş Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı ile 10.Özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nin konusu oldu.

Ben de dosyanın ve davanın yetkisizlik kararıyla İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı ve Özel Yetkili 10.Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildiği duruşmadayım.

Bu dava nezdinde emniyet aşamasında başından beri savcılık talimatları doğrultusunda operasyon sürecini organize etmiş ve dosyanın olgunlaşmasında “fezlekeler”le, tapelerle, sahte belgelerle, gizli tanıklarla, hiç bir zaman göremeyeceğiniz gayri resmi “bilgi notları” ile sistemli olarak yürütülmüş algı operasyonlarıyla öne çıkmış “cemaatçi” olmakla ilişkilendirilmiş ve suçlanmakta olan operasyonun mimarları bir kenarda ilgi ve merakla yaşananları izliyorlar.

Yaşamım boyunca nezarethaneler, polis sorguları, Adliye koridorları ve mahkeme salonları bana yabancı olmadı. Bu ülkede on yıllarca düşünen, sorgulayan, etrafında olup bitenleri anlamaya çalışan ve her ne iş yapıyor ise üretmeye çalışan insanların kaderi ne olmuş ve kendilerine ne reva görülmüş, hangi mağduriyetlerin içine sürüklenmiş ise benim de kaderim bir gazeteci ve yazar olarak farklı olmadı.

Onlarca yıldır sorgu evlerinde, adliye koridorlarında klişe olmuş sorulara, havada uçuşan hiçbir hukuksal niteliği olmayan düzmece belgelere, sahte tanıklıklara tanık olmak, her zamanki gibi midemi bulandırıyor. Bu ülkede adalet dağıtmak “iblise “kalmış ve “iblis” yetkilendirmiş ise, karanlığın katran ve zifiri karanlıklarla oynaştığı bir ortam da gel de Stefan Zweigh’i anımsama…!

Mahkeme salonundan çıkışta Avrupa’ya kabus gibi çökmüş Hitler Almanya’sından canını zor kurtararak, yurt dışına kaçmış, büyük yazar Zweigh’i ve yazdığı Fushe isimli kitabı anımsıyorum. Bir ülkede haksızlık ve adaletsizlik hüküm sürüyor ve asayiş yerlerde sürünüyorlarsa, en başka o ülkede huzur ve güvenlikten sorumlu olanlara bakacaksınız sözlerini gülerek anımsıyor ve duruşma izlenimlerini yazarken, onu da yazıma katık yapıyorum.

Yapmaz olaydım…!

Umarsızlık içerisinde eşi ile birlikte bir yatakta intihar ederek ölümle sevdalıymış gibi kucaklaşan Zweigh, 2010 yılının Türkiye’sinin Bandırma’sın da Nazi’lerin huşu içerisinde gerçekleştiremedikleri şekilde bir kez daha dava konusu yapılıp, FETÖ’cüler ve işbirlikçileri polisler, savcılar ve hakimler tarafından kurşuna diziliyor…!

Makalemle ilgili çağrıldığım Cumhuriyet Savcısının odasının hemen yanındaki odaya 28 Ekim operasyonunu yürütmüş amir ve memurlar doluşuyor. Soru hep aynı, klişe;

– Bu yazıyı neden yazdın, amacın ne…? Sen kim oluyorsun da devletin polisini, savcısını, hakimini bu Zweigh denilen adamın yazdıklarıyla bir tutarsın?

“Devlet”. ve “adalet”..!

FETÖ iblisinin ve haininin, lejyonunun daha “devlet”, iktidar” ve “yargı” nezdinde esamesi bile okunmuyor. Yazıp, çizen, FETÖ’nin operasyonlarının üzerine giden, tehlikeye dikkat çeken yine “devlet”, “iktidar” ve “yargı” eliyle “adalet” adına sorgusuz sualsiz İNFAZ edildiği günlerdeyiz…!

Çok geçmiyor, Bandırma Kapalı Cezaevi’nde hücreye alınmış İhsan Kuruoğlu ve sanıklarının günlerce dinlemeye alındığını, ortam dinlemelerinin yapıldığını öğreniyorum. Cezaevinde bile, dört duvar arasında hiç kimsenin kişisel bir güvencesi yok…!

“Delil” diyerek, Dava dosyasına girmiş telefon tapelerini inceliyorum.
Aman Allah’ım…!

Bandırma’nın belediye başkanlığını yapmış, halen T.C Devleti’nin milletvekilliği görevinde bulunan Cemal Öztaylan ile mesleğim gereği bir gazeteci olarak yaptığım telefon tapeleri yaşamını yitirmiş Cihan Hayırsevener dosyasında…

Ne alaka…!?

Öztaylan’ı arayıp, bilgilendiriyorum. Bunu bana karşı değil, “ben gazeteciyim ve görüşmek benim işim. Asıl hedefleri sensin. Seni bu cinayet olayı ile ilişkilendirmek istiyorlar” diyorum…

İlgili tapeleri alıp, Ankara’ya Meclis’e yanına gidip, gösteriyorum. İlgileneceğini söyleyerek, bildiğim kadarıyla Balıkesir Valiliği’ne, Balıkesir Cumhuriyet Başsavcılığı’na dilekçe ile konuyu aktarıyor ve gereğinin yapılmasını istiyor. Hepsi, konuyla ilgileneceklerini belirterek, günler sonra “takipsizlik” kararı alıyor ve yargı aşamasındaki dosyadan bu tapeler çıkartılmıyor.!!!

Cezaevinde çalıştığım ve yöneticisi olduğum gazetenin kurucusu ve sahibi ile görüşmelerimin telefon tapeleri de geliyor. Saçma sapan küfürlü konuşmalar. Bu görüşmeler ve tapeler bana ait değil…!

Bandırma Adliyesi’ne cezaevlerinden sorumlu cumhuriyet savcılığına konu ile ilgili dilekçe veriyorum. Savcılık ve cezaevi müdür ve gardiyanları nezdinde bana kadar ulaşan telaşeleri başlıyor. Dinlemeleri yapan gardiyan, bizzat bana gelerek, evli ve çocuklarının olduğunu, kendisini “yakmamamı” ve şikayetimden vazgeçmemi, polislerle birlikte telefon görüşmelerini tape ederlerken karıştırdıklarını söylüyor.

Neresinden ele alayım, neresinden tutarsam dava ve dosya elimde kalıyor…! Benim de bir ailem, eşim ve çocuklarım var! Ben de ana baba kuzusuyum ama dert çok, kumpas çok, derman ve çözüm yok…!

Çünkü; FETÖ’cülerin, haramilerin, vatan hainlerinin, lejyonların dini imanı, devleti ve milleti, hak ve hukuku, adaleti yok…!

Yandığımız ülkemin, Balıkesir’in ve Bandırma’nın da yaşananlardan, insanların yaşamlarının tarumar edilip, “adalet” adına mağdur edildiğinden haberi yok…!

Satılmışlar ve işbirlikçiler, onların medya içerisindeki uşaklarının yaygarası hepimizin boynuna asılmış bir “idam yaftası” gibi…

Ben, boynuna “idam yaftası “asılmasına 12 Eylül darbesi döneminde de “devlet” adına darbe hukukunun egemen olduğu yıllarda da darbe yargısı sayesinde bu yaftayı taşımaya alıştım. Zorbalığın hükümranlığının ördüğü karanlık içimizden bir çok canımızı almış da olsa, zaman içerisinde oyun darbecilerin karanlık, kirli ve kanlı oyunu yine “adalet” eliyle bozulduğuna tanık oldum.

8 yıl sürecek yargılama sürecinde bugün Bandırma Ağır Ceza Mahkemesi’nin aldığı karar ve verdiği hükümlerle bu karanlık, kirli ve kanlı oyunun tel tel döküldüğüne, çöktüğüne tanık olmak anlamlı ve güzel ama daha yürünecek yol var…!

Önümüzdeki yazımda hikâyenin İstanbul Beşiktaş Özel Yetkili Mahkeme, Yargıtay ve Bandırma’da devam eden sürecini okurlarımla paylaşacağım.

Haber Editörü : Tüm Yazıları
Yorum Yaz